Ayşe Gökkan: Özel savaşa karşı özsavunma halkası genişletilmeli

img
ANKARA - Özel savaş politikalarına karşı "özsavunma halkasının genişletilmesi" gerektiğini belirten tutsak Ayşe Gökkan, "Örgütlenerek şiddete karşı etkin mücadele elzemdir" dedi. 
 
Kurdistan kentlerinde iktidar eliyle özel savaş politikaları yaygınlaştırılıyor. Toplumu yozlaştırma ve başkalaşıma uğratmayı temel politika haline getiren AKP iktidarı, özel savaş politikalarıyla gençleri politikadan uzaklaştırdı, kadınları tüketimin temel nesnesi haline getirdi. Kurdistan’a gönderilen üniformalılar ise, bir yandan gençleri uyuşturucu bataklığına, kadınları fuhuşa sürüklemekle görevlendirildi. Özel savaşın aktörü haline gelen üniformalılar, Kürtlerin değerlerini hedef alan her türlü yönteme başvuruyor.
 
Özelde Kürt kadınları ve gençlerine dönük psikolojik savaşa dönüşen özel savaş politikalarını, Sincan Kadın Cezaevi’nde tutsak edilen Tevgera Jinên Azad (TJA) Sözcüsü Ayşe Gökkan ile konuştuk. 
 
Özel savaşın ilk hedefinin kadınlar olduğunu dile getiren Gökkan, kadın bedeninin soykırım meydanına dönüştürülmek istendiğini söyledi. Gelinen aşamada özel savaşı emperyal güçlerin hegemonyalarını kurmak için kullandıkları güçlü silah olarak tarifleyen Gökkan, “Korucu, asker, polislerin adının karıştığı taciz ve benzer sayısız Kürt kadınına yönelik cinsel taciz, tecavüz bir özel savaş politikası olduğu üstü örtülemez yaygınlıktadır” dedi. 
 
Özel savaşa karşı kadınların özsavunması olan örgütlenme ve farkındalık çalışmalarının çok değerli olduğunu vurgulayan Gökkan, “Bu sisteme karşı en yaygın direnişimiz, öz savunmamız olan örgütlenmedir” ifadelerini kullandı. 
 
Özel savaş politikaları, emperyal güçlerin amaçlarına ulaşmak için kullandıkları güçlü bir silaha dönüştü. İlk hedefi de her dönem kadınlar oluyor. Ne amaçlanıyor?
 
 
Ortadan kaldırılacak, ilk hedeflenen kadın olur. Hal böyle olunca; özel savaş politikaları emperyal güçlerin hegemonyalarını kurmak için kullandıkları güçlü silaha dönüşüyor.
 
Her sözcük ve söz dizimi, kendi tarifini yaptığı gibi uygulayıcıların amacını da tarifler. Aleni, Cenevre, savaş hukuku (Ki savaş cinayettir) çerçevesinde savaş ve bir de bu hukuk dışı savaş olan özel savaş politikaları çok yaygın. Yani açık savaş ile elde edemediğini, özel savaş ile elde etmek için oluşturulan politikalardır. Bu en çok kadın üzerinde geliştirilir. Kadın bedeni “özel savaş meydanı” olarak, soykırım meydanına dönüştürülür. Bunu yapanlar aynı zamanda Cenevre Savaş Bildirgesi’ni imzalayanlardır. Bu da hiçbir evrensel hukukun geçerli olmadığını gösteriyor. İmzacıların özel savaş politikaları vardır. Dikkat çekici biçimde hiçbir sözlükte “özel savaş” ifadesi yer almıyor. Türkçe, İngilizce sözcüklerde geçmiyor. Bendekilerde yok. Tek tek ‘özel’, ‘savaş’, ‘politika’ sözcükleri tanımlanmış. O tanımlama bir araya getirildiğinde; asıl amaç ortaya çıkıyor. Buna göre ‘özel’ kişiye has, ‘savaş’ bir şeyi ortadan kaldırmak, ‘politika’ bir hedefe varmak için karşısındakilerin duygularını okşamak, zayıf noktalarından veya aralarındaki uyuşmazlıklardan yararlanmak gibi yollarla işini yürütmek, devlet işlerini bu yolla yürütme, düzenleme sanatı.
 
Bu tariflere göre, devletin Kürt, kadın, Kurdistani, Êzidî, Alevi, kısacası farklılıklara ait tüm değerleri birbirine karşı kullanmak, çatıştırmak, uyuşmazlıklardan yararlanmak, onları ortadan kaldırma politikasıdır. Hele ki ataerkil ulus devlet yapılanmasının kadını ötekileştirme politikası mevcut iken, neler olacağını tahmin etmek zor değil. Ortadan kaldırılacak, ilk hedeflenen kadın olur. Hal böyle olunca; özel savaş politikaları emperyal güçlerin hegemonyalarını kurmak için kullandıkları güçlü silaha dönüşüyor. Kayıt dışı şiddet olduğundan ispatlanması ve sorumlusu yok. Gladio, JİTEM, şimdi ki JİT, Hizbulkontra… Ve tabi istihbarat örgütleri CIA, KGB, MOSSAD, MİT, Gladio… 
 
Özel savaşın aktörleri olan erkekler üzerinden tariflemek gerekirse, neler söylersiniz? 
 
Erkeklerin fizyolojisi sporları belirledi, onların sağlık gereksinimleri sigortaları belirledi. Onların toplumsal olarak çizilmiş biyografileri işyeri beklentilerini ve başarılı kariyer kalıplarını belirledi. Bakış açıları ve ilgileri bursları, kursların niteliklerini belirledi. Onların askerlik hizmetleri vatandaşlığı belirledi. Bir araya gelemediği yetersizlikleri ve anlaşmazlıkları tarihi belirler. Bakışı güzelliği belirler, kuralları kanunları belirler, sanatçısı toplumu belirler. Bunların toplamı, özel savaş politikalarına dönüştürüldü. Faşizm dönemlerinde bunlar daha fazla devreye girer. İspanya Franco döneminde 3F formülü ile yönetiliyor. Fuhuş, festival ve futbol. 3F, 3S ya da Şark Islahat Fermanı’ndaki 3T ve benzeri… Onların yüzü üzerinden belirlenen spor, sağlık güvencesi, kariyer ve başarı-kurs-burs- olanakları, tarih, eğitim, tanrı, güzellik, cinsellik kanunları, sanat, bunlar kadın üzerinden yürütülen özel savaş politikalarının konularıdır. Bu konular, en belirgin özel savaş politikalarıdır.
 
Kadın düşmanlığının kurumsallaşması, bu politikanın bir sonucu mudur? 
 
Ataerkil kurumlaşma olan devletin, erkeğin fiziksel güç olarak tanımlanmasından başlayıp tanrısallaştırılmasına varan yapı olarak anlamamız gerekir. Bununla neler başarıldığı, ulus devlet denen suç örgütünü yarattığını da gözden kaçırmamak gerekir. Kadını doğa, erkeği kültür ve uygarlık ile ilişkilendiren, tanımlayan, onları birbirine karşı kullanan ataerkil ideoloji, kadını eş-anne rolünden çıkarmakla; cinsiyet rollerini kamusallaştıran ulus devlet kurumsallaşmıştır, kadın dışlanmış, ötekileştirilmiştir.
 
Tarihsel olarak baktığımızda; ataerkil ulus devlet sistemi, tecavüz (Özel savaş politikasıdır) ile kadınları ikinci sınıf statüsünde tutan politikalardır. Cadı avı ile bugün ‘terörist’, Kürt kadınının akıbetinin aynı olması bu politikanın güncellenmiş halidir. Akrabalar, komşular, kadının en yakını ihanet, iftira, birbirinden şüphelenme, güvensizlik, uyuşturucu, ajanlık, fuhuş ile yaratılan bu toz duman içinde kimin ne olduğu ya da ne olacağı belli değil. İş o kadar kontrolden çıkıyor ki; (Bugün olduğu gibi) o dönem cadı avları davalarının baş sorgucusu Rahip Hans Goerin Halmazeri, kendisi cadılarla işbirliği yaptığını itiraf ediyor ve yakılarak öldürülüyor. Kurdistan’ın kadın özgürlük hareketi (TJA) ve Kürt kadınlarının bugün (Cadılar gibi) yaşamın her alanında örgütlendiklerinden itirafçıların ve sorgulayıcıların uzun uzun itiraflarla kadını yaşam alanlarından dışlamaya dönüşmesi de özel savaş politikasıdır.  ‘Terörist’ şimdi eşittir ‘Cadı’ (kumpas davaları örnekleri), yani suç örgütü ulus devletin sorgulanması da demokratik, ekolojik kadın özgürlükçü mücadele için sokağa akın eden Kurdistani, Türkiyeli, yan yana duran kadınlara ‘terörist’ olarak kodlamaları için itirafçıları kurumsallaştırdılar.
 
Tanrıçaların yerini zor aygıtlarıyla ele geçiren tanrıların inşacısı olduğu ulus-devlet zihniyeti, kadını itibarsızlaştırmak için her türlü yöntemi deniyor. Buna karşı kadınların en güçlü mücadele araçları nelerdir?
 
 
Kürt kadını, ana dili, ret ve inkar eden tüm politikalara, eylem ve söylemlerle karşı mücadeleyi aralıksız sürdürmektedir. Kadının öz savunması olan örgütlenme ve farkındalık çalışmaları çok değerlidir.
 
Bunun en belirgin kanıtı, mitolojinin itibarsızlaştırılıp yerine erkek düşünme tarifi olan felsefenin inşa edilmesidir. Yani felsefe; hırsız ataerkilliğin kadın ve bilgeliğini çalmasıyla başlıyor ve çarpıtıyor. Ataerkil ulus devlet yapılanmasının nasıl erkeğin imgesini tanrısallaştırdığı ve bir ideolojiye dönüştüğünü tarifledik. Buna karşı kadın bakış açısıyla; olaylar, olgular, söylemler, eylemler çok iyi analiz edilmelidir. Hava ile başlayan kadının itibar suikastına uğraması… Diğer tüm din öncüleri -peygamberleri-, felsefeciler de bu yolu izleyerek sürdürücüsü oldular. Aristo; filozoftur. İnandırıcı olmak için ‘Zeus aşkına!’ diye yemin eder. Tanrıçaların toplum öncülüğü itibarsızlaştırılırken, tanrılar erkek filozoflar tarafından itibar kazandırılıyor. Hem de kadından çaldıkları bilgeliklerle, Zeus’u tanrı kabul eden Aristo, kadınlar için ‘Kadın erkeğin tarlasıdır, istediği tohumu eker’ diyor. Bu söylem kadını doğa, erkeği kültür olarak tanımlayan ataerkil ideolojinin devamıdır. Yine itibar suikastı özel savaş politikasıdır. Hava ile başlayan kadının itibar suikastına uğratılması; diğer tüm dini öncülerin izlediği yol olmuştur. 
 
Biz tüm kadınlara öğretilen, Hava-Âdem hikayesindeki Hava şahsında kadının erkek tarafından itibar suikastına uğradığı hikayedir. Hava’nın Adem’i yoldan çıkardığı hikayesini sorgulamamız gereken, “200 bin peygamber geldi, hepsini Hava mı kandırdı?” olmalıdır. İşte ulus devletin kullandığı zor aygıtların başında gelen ataerkil ideolojidir. Bu zor aygıtlarının yanına silah, tank, top yerleştirdiğinde, erkek kanunları sistemleştiriliyor. Daha önce TJA olarak birçok kez ifade ettik; ataerkil ideoloji kanunla kentin bir tarafına ‘kerhane’, bir tarafına ‘hapishane’ inşa ediyor. Kent içinde kadını pazarlayan fuhuş çetelerini arttırıyor. Sonra da fuhuş suçu dolayısıyla kadını hapishaneye kapatıyor. Yani kadına ya kerhane ya hapishane sistemini dayatıyor. Bu en hafif söylemle "kadın pazarlama-satış hali" devlet kanunudur. Biz; kerhane-hapishane sistemini reddettiğimizde, karşı çıktığımızda, bizi illegalize, kriminalize, terörize edip hapishaneye kapatıyor. Tabii ki burada da direniyoruz; her yer direniş alanıdır. Bu sisteme karşı en yaygın direnişimiz, öz savunmamız olan örgütlenmedir. 
 
Çünkü karşımızda ulus devlet eliyle özel savaş politikası olarak mafya, uyuşturucu, çete, hırsızlık, fuhuş, silahlanmaya karşı mücadele, en inandırıcı mücadele aracımızdır. Kısaca bu direnişi, siyasal, sosyal, kültürel, eğitim, sağlık, hukuk, yerel yönetim, diplomasi, ekonomi, ekoloji alanında örgütlenerek; Kürt kadını, ana dili, ret ve inkar eden tüm politikalara, eylem ve söylemlerle karşı mücadeleyi aralıksız sürdürmektedir. Kadının öz savunması olan örgütlenme ve farkındalık çalışmaları çok değerlidir. Kapı kapı yapılmalıdır. Yüz yüze iletişim ile sorunları görünür kılan ve ortak çözümü açığa çıkartan bir iletişim yöntemi daha yoktur. Ataerkil ulus devlet yapılanması, cinsiyetçi, ırkçı, işgalci, militarist, kapitalist -ki bunların toplamı doğa talancıdır- bir ideolojidir. Vatan-millet-bayrak bu ideolojinin araçlarıdır. Burada vatandaşı müşterileştiren, bunları alıcısı haline getiren taşeron devlet yapısı söz konusudur. Bunu görünür kılmak, 7/24 örgütlü yaşamak, örgütlenmek, mücadele ederek mümkündür. Yine bu politikalara karşı farkındalık çalışmaları, eğitim, deneyim paylaşma, direnmek en güçlü mücadele araçlarıdır.
 
Kadın bedenine, benliğine, bilincine uygulanan örgütlendirilmiş, sistematize edilmiş şiddete karşı kadınlar nasıl bir sistem inşası ile bu tehdidi ortadan kaldırabilir?
 
 
Devleti ele geçiren erkek, kadın mücadelesini kendine mal ediyor. Direnişin kılıfını da değiştiriyor, oluk oluk kadın kanı akıtan seri katil erkeğin destekçisi siyasal iktidardır.
 
Takdir edersiniz ki bu çok kolay olmadığı gibi, çok zor da değildir. Yukarıda sıraladığım ataerkil ulus devlet ideolojisi, yani hegemonya tek tek toplumları ve bir bütün olarak evreni delik deşik etmiş durumda. Bu delikten hangisini kendi toplumumuzda kapatsak, bir biçimde tekrar karşımıza modernite olarak çıkıyor. Biz kuma ile mücadele ettik, kılıf değiştirip metres olarak karşımıza çıktı. Biz ‘namus’ ile kadının katledilmesine karşı direndik, aşk, flört, kıskançlık cinayetleri olarak romantize edilmiş cinayetler biçiminde karşımıza çıkıyor. Başörtü yasağını biz kadınlar ortak mücadeleyle kaldırdık. Şimdi siyasal iktidar, ‘Ben özgürlükçüyüm, ben kaldırdım’ diyor. Kadını sadece başörtüsü mağduru olarak ifadelendiriyor. Devleti ele geçiren erkek, kadın mücadelesini kendine mal ediyor. Direnişin kılıfını da değiştiriyor, oluk oluk kadın kanı akıtan seri katil erkeğin destekçisi siyasal iktidardır. İstanbul Sözleşmesi, Medeni Yasa, Nafaka Hakkı gibi kadın ortak kazanımlarını, bir bir ortadan kaldırarak seri katillerin suç ortaklığını yapıyor. Biz ret ve inkar edilen Kürt dili ve ulusal haklarımız için mücadele ettik. Şimdi ‘Kürt var, teröristlere karşıyız’ diyor.  
 
TJA olarak, Mezopotamya, Ortadoğu, dünya kadınlarıyla hemfikir olduğumuz mevcut kapitalist ulus devlet ideolojisini tanımlarken; bireye hiçliği, kadına değersizliği, halklara kimliksizliği, yaşama anlamsızlığı dayatan yukarıda sıraladığımız ataerkil devlet ideolojisine karşı örgütlü bir sistematize geliştirmeden, kadın bedenine, benliğine, bilincine uygulanan yapısal, sistemli şiddete karşı kadının mücadele etmesi olanaksız hale getirilmiştir. Kadın kimliği ve bedeni üzerinde süreklileştirilen şiddet hareketlerinin ve operasyonlarının, toplum kırımla bağı kurulmadığında, bireye indirgenen çözümler kıymetli olmakla beraber tek başına sorunu analiz etmeye, çözmeye, durdurmaya, ortadan kaldırmaya yetmez. Çünkü ataerkil ulus devlet yapılanması vekaleten erkek eliyle kadın üzerinde bir savaş sürdürüyor.
 
Kendisi direkt savaşa girmiyor. Söylemleri ile vekalet verdiğini ilan ediyor. ‘Erkek vuruyor, devlet koruyor’, tam da bu vekalet savaşını teşhir eden söylemdir. Bu vekalet savaşı özel savaş politikasıdır. Kadını erkeğe göre Kürt’ü Türk’e göre, yerli halkları beyaz erkeğe göre tanımlama arasında bir fark yoktur. Kapsamı daha da genişleterek, örgütlendirilerek, bu kadın bedenine, benliğine, bilincine, kimliğine, ana diline uygulanan örgütlendirilmiş tecavüzdür, politik faaliyettir, suçtur. Devlet örgütlü suç mekanizmasıdır, seri katilliktir, cinayet olan savaşın destekleyicisidir, sürdürücüsüdür. Buna karşı kadının bağımsız örgütlenmesi, evde, işyerinde, okulda, sokakta, her yerde ulusal ve uluslararası alanda önce kendini, komşusunu, komşusunun komşusu ile özsavunma halkasını genişletip yaygınlaştırılmalıdır. Sistem inşasını gerçekleştirmesi ve tabii ki yaşam boyutlarıyla siyasal, sosyal, kültürel, sanat, diplomasi, medya, yerel yönetim, sağlık, eğitim, hukuk, ekoloji, anadil… Kurdistan’ın dört yanına yayılması. Yani demokratik, ekolojik, kadın, özgürlükçü demokratik özerklik yönetim “Hev jiyana azad, jin jiyan azadî (Özgür eş yaşam, kadın yaşam özgürlük)" prensibini elden bırakmadan, örgütlenerek şiddete karşı etkin mücadele elzemdir. Ancak bu etkin sistem ile tehditleri ortadan kaldırabilir. Genç kadınlar ve erkekler başta olmak üzere etkin rol almalıdır.
 
Sizin de dikkat çektiğiniz bir diğer konu özel savaş politikalarının bir aracı olarak sahte aşk, sevgi gibi duygularla kadının üniformalılarca dönüştürüldüğüne tanıklık etmemiz oluyor. Bu yönü ile ‘Yumuşatılmış, kabul edilebilir, rıza varmış’ gibi kurgulanan taciz-tecavüz kültürünün yaygınlaştırılarak normalleştirilmeye çalışılması nasıl engellenebilir, bunun teşhiri doğru ve yeterli boyutta mı?
 
 
Erkekler bununla evlenilen ve eğlenilen kadınlar yaratıyor. Yani aşk ve özgürlüğün egemen ilişkiler ağına dönüştüğü üniformalı erkek devlet şiddet ağını böylelikle kuruyor.
 
Üniformalı erkek devlet şiddeti, tecavüz kültürüyle ikinci sınıf konumda tutan erkek sınıfının, zayıf, güçsüz alt üyeleri olarak kadının kodlandırılması ile başlayan süreç üzerinden uygulanan özel savaş politikasıdır. Bu yol ile aynı zamanda biyolojik aile diktatörlüğünü sürdüren devlet, aslında kendi diktatörlüğünün zeminin sağlamlaştıran bir özel savaş politikasıdır. Devletin ataerkil, ideolojik yönetimi, kadının üreme işlevini yönetme ideolojisidir. Bununla kadına dayatılan ‘politik’ kurtuluş seks objesi ile eşitliğinde, kabul ettirildiğinde mümkün olacağını kadına dayatır. Kadınları ‘aşk nesneleri’ ya da ‘seks nesneleriyle’ eşitleyerek, bir dinamik olarak değer kazanmalarının önüne geçen bir özel savaş politikasıdır. Kitle reklamcılığı ile mutluluğa ulaşacaklarına inanmaya iten bir güzellik ideali geliştirir. Bunun ilk pratiği de aşk, macera sekstir. Buna sürüklendirilen kadınlardan geri kalanların üstünde tutarak, idealize edilebilmenin aracı olarak kullanılır. Bununla cinsel olana, temel ilgisinin üstünü örterek özel savaşa dönüştürür. Çok yaygın olarak kullanılır. 
 
Kadın hareketlerinin ‘Eğer özgür olsaydık, aşkına ihtiyacımız olur muydu?’ gibi temaları hala tartışıyoruz. Erkekler bununla evlenilen ve eğlenilen kadınlar yaratıyor. Yani aşk ve özgürlüğün egemen ilişkiler ağına dönüştüğü üniformalı erkek devlet şiddet ağını böylelikle kuruyor. Özel savaş politikalarının bir aracı olarak sahte aşk, sevgi gibi duygularla kadının üniformalı erkek devlet şiddet ağına düşürdüğü sorusu, belki anlaşılması için böyle tariflenmiş olabilir. Ancak sahte yerine, aşk ve sevgiyi özel savaş silahına dönüştürme olarak tariflemek daha yaktın bir ifade olur. 
 
Bu politikanın Kurdistan’a yansıması ne oluyor? 
 
Kurdistan'da özel savaş politikaları yüz yılı aşan bir süreçten beridir uygulanıyor. Manipüle etme bir özel savaş politikasıdır. Son 40 yılda Kürt, kadın, Kurdistan, tüm var oluşların ret ve inkar politikalarıyla neredeyse uygulanmayan yöntem kalmadı. Hizbulkontradan tutalım faili belli cinayetlere, hizbul-kontrayla kadına yönelik satırlı jiletli saldırılar, gözaltında taciz tecavüzden tutalım kısırlık aşısına kadar her yöntem kullanıldı.1990 yılında Şırnak'ta genç bir Kürt kadınına Türk bayrağından bir elbise giydirip, oradaki asker moral gecesine çıkartıp oynattılar. Bu durum medyada manşetten verildi. Dêrsim’e genç subaylar göndererek, (2005- 2007) kadın çalıştıran barlar açtılar, genç kadınlarla ilişkiye girmeye çalıştılar. Yine 2000 sonları yüksekokul mezunu genç kadınları liselere öğretmen olarak atadılar. Birer cinsel obje gibi yönlendirdiler. Şimdi sivil polisler asıl mesleklerini saklayıp, kafasında genç kadınlarla ‘aşk- sevgili’ adı altında ilişki kurup kimi zamanda açık kimlikleriyle kadına yaklaşıyorlar. 
 
 
Korucu, asker, polislerin adının karıştığı taciz ve benzer sayısız Kürt kadınına yönelik cinsel taciz, tecavüz bir özel savaş politikası olduğu üstü örtülemez yaygınlıktadır.
 
Son dönemde Kurdistan'da taciz, tecavüz, katliam, aşk ve sevgi adı altında sürdürülüyor. 1993’te Derik’te 400 askerin bulunduğu karakolda; çocuk Ş.E. tecavüze uğradı. O zaman Musa Çitil adındaki komutan sorumluydu. Tecavüz davası AİHM’de görüldü, olay doğrulandı. Aynı Musa, 2013’te sorumlu görülmesine rağmen Amed’e komutan olarak atandı. Gülistan Doku Dersim’de polisin oğlu ile son görüntüsünden sonra bir daha görülmedi. Hala kayıp. Agirî’de asker Büşra’yı, Van’da gardiyan Dilan’ı, Êlih’te İpek Er’i Musa katletti. Fatma Kısamakas askere sığındı. Kürtçe tercüman vermedikleri için eve gönderildi ve katledildi. Kayyım atanan Mêrdîn Belediyesi’nde Ercan adındaki polis, iş başvurusunda bulunan kadını fuhuşa zorladı. Tüm kamuoyuna ispatlı delillerle yansımasına rağmen ve mahkemeye verilmesine rağmen cezalandırılmadı. Gercüş'te asker, korucu küçücük kadına cinsel saldırıda bulundu, yargılanmadı. Çermik'te korucu hamile kadını katletti, Elezîz’de Ağar’ın oğlu kadın katletti, helikopterle oradan kaçırıldı ve hiç yargılanmadı. Şirnex’te korucu, asker, polislerin adının karıştığı taciz ve benzer sayısız Kürt kadınına yönelik cinsel taciz, tecavüz bir özel savaş politikası olduğu üstü örtülemez yaygınlıktadır.
 
Sıraladığım olayların faillerinin asker, polis, özel harekatçı, korucu, gardiyan olması, mağdurun kadın olması, yerin Kurdistan illeri olması, bu gerçeği gözler önüne seriyor. Hatta 2009-2014’te Rize Belediye Başkanı ‘Her bir Türk erkeği, bir Kürt kadını ikinci eş olarak alsın, Kürt sorunu çözülür’ demişti. Budur özel savaş. Biz dava açtık, adam yargılanmadı bile.
 
Cezaevlerinde kadın tutsaklara dönük baskılar da bu politikanın bir parçası mı?
 
Dış zindanda ajanlaştırma, uyuşturucu, fuhuş kadını cinsel obje olarak gören, ‘aşk, sevgi’ adı altında kadını itibarsızlaştırmalarla yapılırken, iç zindanda baskı, zulüm, tecrit, işkence ve akla hayale gelmeyen gerekçelerle infazları ertelenen, yakınlara dayatılan özel savaş politikası 10 yılların özgürlük mücadelesini verenlerin iradesizleştirilmesi, teslim alma, insanlığından utanmasını, kendisine ihanet etmesini dayatıyor. Zindanlarındaki baskı, zulüm ile irade ve görkemli direnişle; toplumun direnen kesiminin öncülerini rehin almak, toplumu kendi politikalarına karşı savunmasız bırakma, özel savaş politikasını kadınlar direnişle boşa çıkarıyor. Dış zindandaki tüm kadınlar özel savaş politikalarına karşı örgütlenerek direnmelidir. Birbirlerine güvenmelidir.
 
Özel savaş politikalarına karşı tüm kadın dinamikleri ve toplumla birlikte ortak mücadele hattı nasıl kurulabilir?
 
 
Hızla kadınlığımızdan, Kürtlüğümüzden utanarak, uzaklaşarak erkek ve Türklükle eşit olmaya yönlendirip, taciz ve tecavüzle üniformalı erkek devletin oyuncağı haline getirmeyi hedefliyor.
 
En başa dönersek, Kürt, kadın, Kurdistani, Türkiyeli demokrat dinamikler olarak bizi itibarsızlaştıran tüm zihniyet ve yaklaşımlardan kurtulmak gerekir. Artık hepimiz, tüm kadınlar, Kürtler, erkek, genç aynı sistem tarafından eziliyoruz. Tekçi rejimin ölçülerinde uysal olmamız yetmiyor, rejimi tatmin etmiyor. Çünkü kötülüğün failleri kendi sistemlerine has zalimliğin farkındalar. AKP-MHP-Ergenekoncuların yanında yer alan Kürt, her gün kendine ve Kürt’e hakaret etmeden yanlarında duramaz. Onların ölçülerinde baş eğmemizden bile şüphelenirler. Sürekli yaşadığımız yerleşim alanlarının adı da dahil anadilimiz ret ve inkar edilir, yok sayılıyoruz. Bu yöntemle ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel, ırkçı, cinsiyetçi, militarist yöntemlerle ekonomik, fiziksel, psikolojik, cinsel saldırılara maruz kalıyoruz. Zulme boyun eğdirme tehlikesiyle baş başa bırakılıyoruz. Hiçbir tehlike bundan daha imha edici olamaz. Sürekli olarak kendimizi rejime ispatlama yarışına bizi zorluyor. Bu intihara sürükleme ile özdeştir. 
 
Uygulamalara baktığımızda, rejim biz kadınları aşağılayarak kendimizden utanmamız için özgürlük, eşitlik mücadelemizi terörize, kriminalize, illegalize ediyor. Bizi sadece ele geçirip sömürmek istemiyor, aynı zamanda geçmişimizi, geleceğimizi yıkarak, bizi enkaza dönüştürmek istiyor. Sonra da bizi cahillikle, zavallılıkla, acınacak halde çaresizlikle eleştirerek, kendimizden daha fazla utanmamızı özel savaş politikası olarak sürdürüyor. Hızla kadınlığımızdan, Kürtlüğümüzden utanarak, uzaklaşarak erkek ve Türklükle eşit olmaya yönlendirip, taciz ve tecavüzle üniformalı erkek devletin oyuncağı haline getirmeyi hedefliyor. Bu yöntemlerle bir amaca daha ulaşıyor; birbirimizden uzaklaşmamızı, aramıza uçurumları örmeyi, birbirimizden nefret etmemizi istiyorlar. Bugün birbirimizi sevmemiz ve güvenmemiz suç delili olarak iddianamede yer alıyor. Yarım asra varan örgütlü özgürlük hareketimizle kendimizden kaçmayıp, sömürgecinin ölçülerine girmemeyi birbirimizden öğrendik. Biz Kurdistan, kadın-Kürt olarak ne zaman özgür irademizle karar versek, kendimizi yönetsek, bizi ‘bölücü’, ‘devletin bölünmez bütünlüğüne darbe’ deyip, kıyamet kopmuş gibi tanımlıyor. Bizim öz saygımızı yitirmememiz bile rejimin kâbusu oluyor.
 
Sonuç olarak özel savaş politikalarına karşı tüm kadın dinamikler ve toplumla birlikte ortak mücadele hattı oluşturulmalı;
 
* Kadınların bağımsız örgütlenmesi,
 
* Karma örgütlerde ataerkil zihniyetle mücadele,
 
* Erkeklerin kendi egemen zihniyetleriyle mücadele etmesi,
 
* Rejimin siyasal İslam ideolojisini tekçi zihniyetle örgütlerken, bunun tüm toplumu ezdiğinin farkındalığıyla ortak mücadele etmek,
 
* Tüm Kürtlerin ortak ittifakı,
 
* Kürdistan'a yapılan saldırılar tüm Türkiye halklarının zararına, açlığa sürüklediği, demokrasiye darbe olduğu, Türk olmanın kurtuluş olmadığının farkındalığı ile ortak mücadele hatlarına katılım sağlanması,
 
* Kayyımların savaş ilanı olduğunu, buna karşı ortak mücadele yürütülmesi,
 
* Kurdistani kadın ve dinamiklerin her kazanımı aynı zamanda Türkiyeli dinamiklerin de kazanımı olduğu ve ortak sahiplenmeye katılmak,
 
* Savaş politikalarına karşı yerel, ulusal, uluslararası tüm alanlarda ortak ağlar kurarak mücadele etmek.
 
MA / Dicle Müftüoğlu